09.04
http://bucukfanzin.blogspot.com/
ne desem yalan olur
ya bak ara sıra giriyorum sayyac’a, bakıyorum kim girmiş filan. fark ettim ki gaziantep’ten takip eden biri var. olm kimsen çok ayıp ediyorsun. hayır öyle google aramasıyla da girmiyorsun, belli, direkt giriyorsun resmen. böyle gizli şekillerle çok garip kafalara gark ediyorsun beni, bunu bil.
zaten yazmıyorum da şuraya bir şey, ha yazıyorken nesine bakmaya giriyordun bilmiyorum da, şu aralar girmen iyice kıllandırdı beni. ara sıra hayallere dalıp, “vay be şu anda tea antep’te bir hayranım var demek” diyesim bile geliyor sfşhknldfah sonra negzeldir ha kimbilir. bi’ bira ısmarlarım, oradan evleniriz filan diye karşı olduğumu şeylere bile hoş bakar kıldın beni. ve bunu sadece adres çubuğuna şu adresi yazarak yaptın ya, bilemedim şimdi ne diyeyim. hani bir yandan insanı yaşatan umut sonuçta, ona da destek verdin. diğer yandan bıyıklı, esmer bir adam olma ihtimalin de üzmüyor değil.
olay ondan ibaret yani. bir de hava sıcak, ne lan bu!
- peki zayıf yanınız var mı hiç?
- hmm, sanırım yok. ama bir saniye, mükemmeliyetçiyim. bir şey ya mükemmel olmalı ya da hiç olmamalı. sanırım tek zayıf yanım bu. eksik olana dayanamam.
iş görüşmelerinin en geyik muhabbeti işte. halbuki konuyla da hiçbir alakası yok. böyle sırf kötü bir şey demeyeyim diye uydurulmuş, dilden dile anlatılmış(dillemek) yayılmış filan.
asıl sıkıntıysa bu değil tabi ki. burada üzerine atıp tutacağım mükemmel olayı çok başka. niye böyle dandik bir giriş yaptım, onu bilmiyorum pek. uzun olsun istedim herhalde yazı. 4 paragraf olmayınca sınavdan düşük puan alacağını sanan öğrenci gibiyim adeta.
buradaki mükemmellik konusu şu aslında, dünyanın mükemmelliği filan, insanın yapısının mükemmeliği and stuff. şimdi bu konuda çok büyük sıkıntılarınız var, farkındayım. misal bazı adamlar var aranızda, diyorlar ki “bu mükemmel düzen kendi kendine mi oluştu ha bre deyyus?” deyyus demeyen modelleri var, zira old-fashion oldu böyle deyyus filan. direkt baban kimdi bilemezdin?!?!!! diyenler de var hatta. gerçi onların markası farklı, olayları daha acayip. sanki baba bilinince, her şey süper oluyormuş gibi kafalar yaşıyorlar. onların da kafaları kendilerine tabi, bize giren çıkan yok buralarda. bir tek laf bize giriyor galiba, o halde itiraz edebiliriz. babanı biliyon da ne geçiyor eline be amcık? şeklinde, en azından anneye hakaret etmeden iş kotarılır gibi geliyor bana. zira baba bilmek, direkt anneye güvensizlikten ortaya çıkmış gibi geldi bana, yoksa şüphen mi vaear?
dünyanın ve insanın mükemmelliğinden dem vurup, buradan yaratıcıya ulaşmak çok klasik aslında. bu noktadaki asıl sıkıntı ise bu yapıların mükemmel olduğundan bahseden genç-yaşlı ayırt etmeksizin tüm dimağlar duydukları 3-5 saçma noktadan hareketle diyorlar bunu. misal amcam geliyor, “dünya güneş’e bir cm daha yakın olsa, yanardık!!!1″ diyor. slşhmasklnasflh random gülemiyorum tabi adamın yüzüne, sadece “he dayı” diyerek, susmasını umuyorum. adam güneş’ten sonra kesme işareti de kullanmıyor ha, düz söylüyor o. hatta şive filan katıyor. olayın bilimsel yanından bakarsak, zaten yaz-kış arasında 40bin km civarında bir fark var dünya-güneş arasındaki mesafede ama amca 50 yılın bilgi birikimiyle bunun farkında değil. ha olmasın da, sıkıntı bu değil zaten. hakikaten değişmiyor olsa bu aradaki mesafe, yine ben aynı noktaya parmak basabilirim, sıkıntı olmaz.
mesele şu, hacı mükemmel denen şey, her duruma uyum sağlayan, öyle ufacık yamuklukta bozulmayan, her halükarda işini görene denir. amk 1 cm kayınca yanan şeyin, neresi mükemmel tam olarak? e kusurlu işte, 1 cm kaydı, ve yandı. buradaki kusuru görmek için ek bir donanım mı gerekiyor aceba! olay bariz yani. ya da insana bakalım. 10 dakika soğukta kaldı mı, götünden akıyor sümük. aha sana mükemmellik. yavrum benim, 5 derece düşünce sıcaklık, yataklardan kalkamıyor mükemmel şey.
ola ki hakikaten insan çok acayip durumlara karşı koyabilse, bir mükemmellikten bahsederdik. bariz olurdu yani bir hayli. gerçi o zaman da, test için dünyaya gelen canlıya, neden düşünme yetisi verdin ki diye sorulur yani. babam kimdi bilemesem, dürzü mü olurdum ya da bu hatun böyle sevişmeyi kimden öğrendi sorusunu içeren bir prezervatif reklamı tutar mıydı, mesela bunlar hep kafamdaki sorular. çünkü insan bu, mükemmel değil amk, düşünme yetisi yaratıcıya kendisi ulaşabilsin diye verilmiş ama 3-5 saat tartışınca birisiyle, olay düşünerek oraya varamazsın’a geliyor. düşünerek gelemiyorum ama aklımda kavrayabiliyorum. arkadan sarılıyorum ama sürtünce kendini çekiyor. moral bozuyor tabi böyle şeyler, yağmuru dinliyorum sadece. tam olarak da ev tutarken mutlaka olmasın istenen, o istenmeyen karanlık odada yapıyorum tüm bunları.
olm hepinize gıcık oluyorum ha, olayınız ne sizin? hani kalabalık filan olmasanız, köşede kıstırıp, ağız burun giricem ama, biraz fazla kalabalıksınız. adam olup teker teker de gelmezsiniz ki, hepinizin gözü var sonuçta burada, ibneler! Read More >>
böyle feysbuk geyikleri vardı hep, ilkokul arkadaşı bulma üzerine, o olay çok boktanmış yau.
ne zaman bir ilkokul arkadaşımı görsem, konuşsam, ya hatırlamıyor ya da o kadar iyi hatırlıyor ki, utanmaya başlıyorum. ufakkenki o halimi düşünüyorum, o kadar hırslı, başarılı o çocuk geliyor aklıma. bu geçen zamanda ne oldu, oturup düşünüyorum yani, hiçbir şey gelmiyor aklıma. götümü kaldıracak halim yok resmen. naptınız lan bana o arada!! açıklasın biri bunu.
kötü espri girişimli başlık denemeleri, no:32
belli ki üzerine konuşuyor olucaz 1 yıl boyunca, girizgah yapayım istedim ben de. söylendiği üzere pas olayı çogzel olmuş da, fazla kolay olmuş bence. takır takır geçiyoruz amk savunmaları, yürüyüp gidiyoruz yani, bir olayı yok. dengelemek için şutu zorlaştırmışlar gibi bir his oluştu içimde, sonradan fark ettim ki, biraz boşluk yakalayınca gayet çakılıyor yani, onun da bir olayı yok pek aslında. pas olayında asıl takıldığım nokta ise şu, o amına koyduğumun çocuklarından ibaret hücum hattı, niye sürekli ofsayt pozisyonunda bekliyor. bak şimdi adamlar hücum ederken, takım sürekli çizgi halindeki savunmamı gelişine sikiyor, yapacak bir şey yok. ben hücum ederken ise, o adamlar malak malak geziyor ama benim 4 forvet de çizginin diğer tarafında. bunu açıklayabilecek baba yiğiti yaklaşık 12 yıldır arıyorum. o adamlar orada ne yapıyorlar, amaçları ne, gizli bir plan ile laptopu patlatmamı filan mı istiyorlar, yoksa sadece kendi hallerinde, abi bana pas atma en temizi demek mi istiyorlar?
isim veriyorum buradan, tevez, silva, adebayor, jo vs.. tüm man. city hücum hattı, katiyetle ofsayttan kaçmıyor. ha arada kaçmıyorlar mı, kaçıyorlar tabi. o zaman ne oluyor peki? gol diyen sazanlar görüyorum, gol diye bir şey yok beyler bu oyunda. kalecinin ters köşeye uçmaya çalışırken ayaklarının uzayarak topu çeldiğini gördüm, hayata bakış açım farklı şu aralar. bir sahil kasabasına yerleşip, fifa 11 oynayasım filan geliyor ara ara. kalecilerin yaptıkları o mallaşma olayları olmasa, gol olacağı yok yani. ben de istiyorum doksana giden topları çıkaran kaleciler olsun şu hayatta ama hepsi de benim rakibim olmasın be aga. mesela o ceza yayı civarından rakibim frikik kaçırsın filan istiyorum arada. bazen o seyircilerden biri inip, şöyle kallavi bir blowjob yapsın filan istiyorum, çok sıkılıyorum amk ya.
ama olmuyor işte, hem de hiçbiri. bari blowjob olayı olsa diyorum, o da olmuyor işte
(( devam ediyorum oyuna. santra yapıyorum, o da ne? tek pas atıyor adam ve sağ açığı kalecimle karşı karşıya. şimdi aga nasıl bir santra o, önce bunu açıklamak lazım. yani rakip santra yaparken bizim adamlar niye delicesine rakip sahaya koşuyorlar. bunun irdelenmesi için genç bakış düzenlemek istiyorum tokyo üniversitesi’nde. sorulmayan soru kalmasın filan istiyorum. hatta mikrofonu alıp, “o kadar paraya satıyorsunuz ama hala çelsi yok oyunda?” diyip, alkış tufanını içinde ceketimi omzuma atıp dışarı çıkmak istiyorum. arkadan gelen japon cıbırları emizlerken, yeni update çıksın diye beklemek, o malak koşusuna rağmen ortalığı sikerten silva hiç yorulmasın filan istiyorum.
bir de hız olayını tamamen sikmişler, artık hızlı olmanın hiçbir olayı. olay tamamen güçte. zayıf&hızlı adamlar ilk darbede dağılıyorlar. ağızda dağılan lezzetleri ile 10 dakika takılıyorlar o şekil. peki ya fauller dediğinizi duyar gibiyim. tabi ki aynı rezalet sürüyor, hatta artmış bile diyebilirim sanırım. üç kişi formasından çekiyor silva’nın, adam istifini bozmuyor, ilerlemeye çalışıyor, bu sefer de birisi ayağına dalıyor, 5 gün 5 gece işkence, arkadaşlarının intikamı alıyorlar tabi, ankara’da oluyor bunlar diye devam etse keşke, ama olmuyor amk ya. bir bok olmuyor resmen, silva yere düşüyor, topu alıp gidiyor adamlar. savunmadan bir adamla o koşanın önünü kapatacak şekilde yere yatıyorum, penaltı veriyor hakem. böyle de orospu çocuğu işte o hakem. şimdi o da makinedir, hata yapar dememek lazım. 2 metre gerideki adamıma ofsaytı çalan da yine bu ibne, burada olmayan penaltı&kartı veren de bu. ha bir de o yan hakem nedir yau? kaç yıldır diyemiyorum, unutkanlık hep. mesela adamın önünde faul oldu diyelim, önce orta hakem düdüğü çalıyor, biz onu duyup, küfürlere başlamışız, yan hakem o civarda bayrağını sallıyor. fdkhnla birader bunun tam tersi olmayacak mıydı? hadi o faul diyelim, ofsayt peki? orta hakem ofsayt kararıyla düdüğüne sarılıyor, ama çalmıyor. bir süre nohutunu dillerken, diğer taraftan da çıkarttığı seslerini tadına varıyor. sonra öttürüyor tabi, bir yere kadar dayanabilir o da, insan neticede. bu sırada bakıyoruz, karar verilip, top bırakıldıktan sonra yan hakem hevesle bayrağını kaldırıyor. ulan sana maaş veren konami’yi sikeyim, bu kadar faydasız olunur mu lan?
libertoderes olayı hoş olmuş bak, ona da değineyim. değindim işte, bu kadarmış. stad edit filan güzel şeyler, ama oyunun içi hala japon amı gibi. japon amı nedir bilmeyenler için tarif edeyim. normal am düşünün, onun sansürlüsü işte.
makarna yaparken, aceba kola mı alsam yoksa pepsi ile idare mi etsem ikilemiyle uğraşırken, biraz da bunun düşündüm. ama çoktan suyunu süzdüğüm için, zamanım azdı. henüz bir sonuca ulaşamadım.
hayat tercihlerle dolu değil mi….. sfhlşanf böyle giriş yapasım bile var, o derece aktı beynim. 2200 okul içerisinden, önümüzdeki aşağı yukarı 3-4 yılımı geçireceğim ilköğretim okulunu seçmeye çabalıyorum ya şu ara, tüm eğitim hayatım gözümün önünden geçiyor. öğretmen lisesine giderken de, eğitim fakültesine geçerken de “yææ öğretmen olmam ben yææ” diyen o haller filan, üzücü geliyor sadece.
her okulun fotoğraflarından anladığım mühim bir nokta var, o da şu. adamlar kasmışlar ki okulun etrafı görünmesin. 4-5 farklı fotoğraf var ama hepsi aynı aslında. bina görünüyor sadece, büyük, boyalı bir bina, hepsi bu. çoğu max. 1000 nüfuslu bir köyde, öğretmen bekliyor mu, beklemiyor mu hiçbir fikrim yok. bir tanesi uzun açıklamalar filan yapmış, baktım ve üst kademeye devam oranının %20 olduğunu gördüm. başlarda öğretmenlik konusunda beceriksizliğimi filan düşünüyordum. zamanla “aceba oralarda nasıl yaşarım”a geçerken, şimdi oradaki insanlara ulaşabildim ancak. kimsenin gitmek istemediği(ben dahil) yerlerde yaşıyorlar, çoğunun geleceği konusunda hiçbir pozitif ihtimal yok. koyun seçer gibi seçiyorum gibi hissettim adeta. bu insanları görmemek için delilercesine ders çalışmak filan. ha şimdi dersin hacı biz iyi yerde oturmak için filandı yani diye ama olmaz be. resmen hiçbir yere yerleşemeyenlerin gittiği yerde oturuyor bu insanlar. devlet mecbur tutuyor, doğu görevi diyor da gidiyor insanlar. 3-4 yıl dişini sıkmak olarak bakıyorlar orada maaş almaya. orada yaşayan insanlar ise hep orada yaşıyorlar. ara sıra yardım konvoyları gidiyor, kendi şovlarını yapan adamlar geri dönüyorlar 2 gün sonra. 15 gün anlatıyorlar yaptıklarını ve hayat devam ediyor.
iyi ki bi’ gitme yolu göründü ya şimdi, bir anda hepsini anladım sanıyorum. sikeyim 1 yıla kalmaz yardım konvoyu karşılamalara başlarım, 4 yıl sonra evime döndükten sonra da, gelişine atmak için zaman çok. gerçi şimdiden başlamışım bile.
mutlu olayım derken
hafiften şebek olduğunu fark ettin ‘o an’ var ya işte
o an eksildim hayattan
hala tamamlayamadım kendimi
arada böyle 15 saniyede üretilmiş bazı şeyler söylüyor ya insan, işte o an dlfkhnf resmen böyle yaşıyorum ben yæ havasına bürünüyorum aralarda işte. yaşam zaten o aralarda geçiyor ya, neyse.
şey diyecektim ya, böyle yazdıkça, konuştukça, hep birilerini kopyaladığımı hissediyorum, çok üzülüyorum. orijinal olmayı nasıl bir övmüşlerse artık bu yaşa gelene kadar, orijinallikten çok hafif bir kayma yaşadığımı hissettiğim anda eksiliyorum hayattan. bu kadar kolay hayattan eksilmek de çok kötü işte, eksile eksile geriye bir şey kalmıyor sonunda. tecrübeleri, her türlü şeye ulaşmayı o kadar kolaylaştırdılar ki, artık insan yaşamı ortalama açıdan kısalsa dahi -ki uzatmaya çalışıyorlar- yapılan şeylere bakıldığında, normalin çok üstünde yaşıyoruz hep beraber. çok erken yaşlarda her şeye ulaşıyoruz. sık sık 1600lerde yaşamayı hayal ediyorum, ancak mutlu oradalarda mutlu olurum gibi geliyor. tüm yaşam içinde bulunulan köyden ibaretken, her şeyden keyif almaya çalışıyorum. zira hiç böyle bir hayatım olmadığı için, olayın zorluklarını düşünemiyorum bile. aklımdaki olay tamamen eldeki az şeyle mutlu olma üzerine kurulu. hedefin bahçedeki domatesi sulama, hava kararınca eve dönme basitliğinde olduğu günler olduğunu sanıyorum sadece, zira pek o dönemi yaşamadım. hakkında okuyabildiğimiz her şey ise, ancak çok büyük şansa ve paraya sahip olan insanların hikayeleri. o açıdan da tam bir sadelikten pek bahsetmek mümkün olmuyor.
para içinde yüzen adamın, londra’nın köyündeki hayatı betimlemesi de ilgimi pek çekmiyor hani. daha da acaip olan sanırım daha hangi devletin sınırlarında olduğunu dahi bilemediğin bir dönemde yaşamaktır. şu an insan elinin değmediği toprakları garipsiyorken, resmen kimsenin kimseden haberi yok. yaşıyorsun, ölüyorsun. arada yapılan her şey sana bağlı. etrafından tam bir baskı unsuru yok, kurulan hiçbir düzen mevcut değil. nerede yemek varsa oraya gidiyorsun, ertesi güne dair maksimum plan avlanılacak yeri belirlemekten ibaret.
en güzeli ise her yaptığını orijinal sanmak. her yaptığını sana özgü sanmak. insanın kendini özel hissedebileceği başka bir durum bilemiyorum. şu an google sağolsun, yaşadığım herhangibir deneyimi araştırdığım anda, aynı olayı min. 1000000 kişinin yaşadığını görebiliyorum. gerçekten mühim hissettim kendimi şu an. onca duygu sağanağı içinde yaşadığım tonlarca şey, aslında insana özgü bir şeymiş, sürünün sadece bir üyesiyim. 6 milyardan biri olmak hissiyatı.
oysa 5000 yıl önce, duvara çizgi çizmek bile bir orijinâllik. atılan her adımın bir anlamı olduğuna dahi inanabilir insan. neredeyse hiçbir şey anlaşılamamış, her şeye olur öyle deme lüksü duruyor sağ tarafta. sol taraf boş, öylesine bir ortam. dertsiz, tasasız yaşanan bir hayat. tabi dertsiz derken, her şey ayağına geliyor anlamında değil. tamamen hayata dair dertler var ortada. evcilleştirilmiş bir hayata dair bir dert yok, yaşamak için yapılmalı tüm yapılması gerekenler.
evolution is suicide, coz u get that life is meaningless diyen bir dayı yaşamış şu hayatta, canım benim. mesela bunu bile “hacı düşündükçe hayat saçma geliyor amk” noktasında söylemiştim bir ara, sonra internet yüzünden denk gelince, e hacı neyi yaşıyoruz ki’ye geldim artık. insanların artık iyice düşünmesine önem verilmesinden ziyade, okuduğunu düşüncelere verdiği önem yüceltiliyor. kendi ne anladığı değil, ne anlaması gerektiği tipinde edebiyat dersinden çıkma düşüncelerle yaşıyoruz hala.
nereden çıkıp, nereye ulaştığımı klasik olarak hatırlayamıyorum yine, aceba nereden girmiştim konuya, güzel bir yere geldim gibi hissettim kısa süreliğine, sonra geçti. ama bu fikrim sabitlendi gibi, kendince ulaşılan fikirlere karşı sempatim var resmen, adam oturup, düşünmüş ve bir şeye ulaşmış yau, daha ne olsun. kitaplardan aldığı kalıplarla bir şeyler yapmaya çalışmıyor ya, canım benim. o insan süper bir insan işte, gelsin bi’ çay içelim istiyorum ara sıra ama denk gelemediğim için, denk gelsem de bu özelliğini sakladığı için kalıyorum böylece yine, dizi filan izliyorum, atama bekliyorum..
semih ülkesi bir cumhuriyettir. milli şarkıcısı hakan altun’dur. ayrıca phakan yazıp 3488′e göndererek milli marşın polifonik melodisi cep telefonuna indirilebilir.
tarihte ilk defa semihlere orta afrika’da rastlanır. zaten yerli dilinde de “okunga” diye bilinen bu bölge ilk zamanlardan beri semihlerce korunmaktadır. sıcaktan sıkılıp, biraz da kuul takılalım diyen semihler biraz kuzeye kaymıştır zamanla. burada daha beyaz ırklarla melezleşip renkleri iyice açılmıştır. yine de özbenlikleri koruyarak kareli kazaklarını ve vatkalı ceketlerini asla kaybetmemişlerdir. fransız ihtilali sonrası ortaya çıkan akımlardan en çok semihizm’den etkilenmişlerdir. ülkenin kurulduğu ana temeller bu görüşün 6 sim’idir. düğünlere bayanların simlenmesi de buradan gelir. 1. dünya savaşı’nda italya’nın isteğiyle ittifak devletleri arasında savaşa girmiştir. ancak ardından italya safını değiştirince “olm sen yoksan, ben de yokum” diyerek hemen kaçmıştır ortamdan. zaten italya’ya da sırf hatunları güzel diye yanaşmıştır bu ülke. bu dönemlerde kurulan birleşmiş milletler’e kurucu ülke olarak katılsa da devlet başkanı arada gaza gelip “olm ingiltere’de kızlar kutuyu 13 yaşında açtırıyorlarmış.” diyince üyelikten çıkarılmışlardır. son dönemlerde kendi çaplarında ülke başkanının evinde kalırlar. arada banyo sırası öncesi saygı duruşu yaparlar.
gelenekselci bazı kimselerce, sémih imparatorluğu’nun bir nevi devamı olarak da bilinen semih cumhuriyeti, gerek coğrafi açıdan, gerekse siyasi yönetimi ile bu imparatorluktan oldukça uzak bir görüntü çizer. zira imparatorluk dönemindeki ideoloji daha çok semih-i merkeziyetçilik iken, cumhuriyet ile yönetilen bu ülkede ideoloji semihizm üzerine yoğunlaşır.
coğrafi açıdan 5 parmağa, bir de el ayasına ayrılan yapıdaki bu devlet, özellikle başparmak bölgesinde kuraklık ile dikkat çeker. bu bölgedeki kuraklık sebebiyle, bölgeye en çok emilen parmak olan başparmak adı verilmiştir. geniş ovalardan oluşan aya bölümünde ise kışları sıcak ve kurak, yazları ise ılık ve yer yer karlı geçmektedir.(güney yarım küre tabi)
siyasi harita:
http://www.meydansozluk.com/gorsel/semih+cumhuriyeti/2713